ÖYKÜLER MASALLAR VE HİKAYELER 4

GÜL SULTAN MASALI
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellâl iken, pire berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır, şıngır mıngır sallar iken, bir padişah ve bu padişahın bir tek oğlu varmış. Şehzade silah kullanmakta, ata binmekte pek usta imiş.Bu konularda ülkenin hiçbir yiğidi kendisine yetişemez, şehzade birinciliği hiç kimseye kaptırmazmış. Her sabah yatağından kalkar kalkmaz güzelce kahvaltı eder, babasının, anasının ellerini öpüp hayır dualarını aldıktan sonra, atına atladığı gibi ormana avlanmaya gidermiş….

Günlerden bir gün, yine atına atlayıp düşmüş yollara. Orası senin burası benim derken epeyce yol alarak o zamana kadar görmediği kocaman bir ormana ulaşmış. Aksilik bu ya, ne kadar aradıysa, ne kadar dikkat ettiyse de hiçbir ava rastlayamamış… Saraya eli boş dönmeyi de yiğitlik şanına yakıştıramadığından inatla kendisine bir av aramaya devam etmiş. Derken, bir pınar başına geldiğinde su içen sürmeli gözlü, altın boynuzlu bir geyiğe rastlamış. Geyik o kadar güzel o kadar gösterişliymiş ki, şehzade onu öldürmektense canlı olarak yakalayıp padişah babasına armağan etmeyi uygun görmüş. Ancak kemendi ile geyiği yakalamak için ilerlediği sırada hayvan şehzadeyi fark edip ok gibi yerinden fırlayarak kaçmaya başlamış. Şehzade de hemen atına atlayıp düşmüş güzel geyiğin peşine. Geyik kaçmış, o kovalamış, geyik kaçmış o kovalamış. Ama, şehzade bir türlü geyiği yakalamaya muvaffak olamamış. Güzel hayvan bu kovalamacanın sonunda bir bahçeden içeri atlayarak gözden kaybolmuş. Şehzade de bahçeye doğru sürmüş atını. Bahçe kapısında yaşlı bir adama rastlamış. Adam şehzadeye:
– Buralarda ne arıyorsun? diye sormuş.
Şehzade geyiğin peşine takılarak bahçe kapısına geldiğini söyleyince:
– İlahi oğul, demiş, yaşlı adam, senin o geyik dediğin aslında kötü kalpli bir cadıdır. Seni tuzağa düşürmek için böyle davranmış.
Şehzade:
– Peki ama, diye sormuş, bu bahçe kimin bahçesidir?
Yaşlı adam:
– Oğlum, demiş, bu bahçe yüzü gülmez padişahın kızı Gül Sultan’ın bahçesidir. İçeride bir köşk vardır. Gül Sultan bu köşkte dadısıyla birlikte oturur. Ben onun bekçisiyim. Tam yedi yıldır buraları bekliyorum. Yedi yıldan beri senden başka hiçbir Ademoğlu buralar gelmedi.
Şehzade bu açıklama üzerine kimliğini bütün ayrıntılarıyla yaşlı adama anlatmış. Yaşlı adam:
– Haydi oğlum, demiş, var git işine seni buralarda görürlerse öldürürler.
Şehzade:
– Bekçi baba, demiş, ben kendimi savunmasını bilirim. Sen bu bakımdan hiç tasalanma. Sen bir müsaade et bana bahçeye girip Gül Sultan’ı göreyim. Onu öylesine merak ediyorum ki…
Yaşlı bekçi:
– Aman oğlum, sen ne diyorsun, demiş, içeriye girdiğin an hem kendini, hem de beni yok bil. Çünkü köşkün kapısına bir aslan bir de kaplan bağlanmıştır. Seni görünce zincirlerini kopararak üzerine saldırırlar. Gel bu sevdadan vazgeç.
Şehzadeye bu uyarmalar da fayda vermemiş. Nuh diyor, peygamber demiyor, ille de bahçeye girip Gül Sultan’ı göreceğim, diye diretiyormuş.
Yaşlı bekçi en sonunda:
– Mademki bu kadar ısrar ediyorsun. Haydi bakalım gir, diyerek bahçenin kapısını şehzadeye açmış.
Şehzade bahçeye girer girmez gözleri kamaşmış. Ağaçlar, çiçekler, meyveler, şırıl şırıl akan sular, küçük gölcüklerde yüzen nazlı kuğular, sanki bahçe değil cennetten bir köşe… Az ilerleyince şehzade köşkü de görmüş. Köşkün önünde bir havuz, havuzda dört tane fıskiye varmış. Ama, köşkün önünde bağlı duran aslanla kaplan onun kokusunu alır almaz kükremeye başlamışlar. Gül Sultan gürültü üzerine pencereye çıkınca şehzadeyi görmüş. Ve ona bir bakışta yürekten sevdalanmış. Dadısına:
– Haydi git, şu zavallıyı hayvanlar parçalamadan yanıma getir, demiş.
Dadı bahçeye giderek şehzadeyi yanına alıp Gül Sultan’ın karşısına çıkartmış. Şehzade Gül Sultan’ın güzelliği karşısında önce şaşırmış. Sonra da “şak” diye düşüp bayılmış… Dadı genç adamı güç bela ayıltmış. Gül Sultan kendisini hayran hayran seyreden şehzadeye:
– Kalk yiğidim, demiş, kimsin nesin, buralara kadar niçin geldin, anlat bana.
Şehzade başından geçenlerin hepsini anlatmış.
Gül Sultan:
– Ey yiğit, demiş, ben daha ilk gördüğüm anadan itibaren sana yürekten sevdalandım. Ama benim çok zalim bir babam vardır. Şimdi bizim birlikte olduğumuzu duyarsa ikimizi de öldürür. Onun için buradan hemen kaçalım. Belki böylelikle elinden kurtulmuş oluruz.
Kız, eşyalarını toplamış, yanına dadısın da almış. Şehzade ile birlikte çıkmışlar yola.
Gül Sultan’ın şehzadeyle birlikte bahçeden dışarı çıktığını gören aslan ile kaplan zincirlerini kopartarak peşlerine düşmüş. Şehzade arkasındaki bu iki azgın hayvanı görünce:
– Eyvah, demiş Gül Sultan’a, aslan ile kaplan peşimize düştü.
Gül Sultan:
– Merak etme yiğidim demiş, onlar benden hiç ayrılmazlar benim her yerde koruyuculuğumu, bekçiliğimi yaparlar.
Neyse efendim, uzatmayalım, çok geçmeden şehzadenin sarayına varmışlar. Herkes şehzadenin avdan bir prenses ve iki azgın hayvanla döndüğünü görünce şaşırmış. Şehzade babasına başından geçenleri bir bir anlatınca iş aydınlığa çıkmış.
Şehzade ile Gül Sultan kırk gün kırk gece süren büyük bir düğün ile dünya evine girmişler

ASLAN İLE SİNEK MASALI
Bir gün aslan bir sineğe kızıp bağırmıştı:
-Defol git, cılız sinek!
Sinek ise hiç altta kalmadan aslana savaş ilan etmişti:
-Sen krallık ünvanınla beni korkutacağını mı sandın? Öküz senden daha iri olduğu halde, benden öyle korkuyor ki Sabahtan akşama kadar kuyruğunu sallayıp benden kurtulmaya çalışıyor ama bir türlü benimle baş edemiyor
Sinek bu sözlerinin ardından hemen işbaşı yapıp aslanın vücudunun çeşitli yerlerini ısırmıştı Daha da ileri gidip yelesinin içerilerine kadar girip ormanların kralı olan o heybetli hayvanı çileden çıkarmayı başarmıştı
Hayvanların kralı köpürmüş, sinirinden ne yapacağını bilemez bir hale gelmişti Diğer havyanlar onun bu halinden korkup, kaçacak delik aramaya başlamışlardı
Ancak ormanlar kralı bir sineğin oyuncağı olmuştu Evet ufacık bir sinek onu birçok yerinden ısırarak hırpalamıştı Bu nedenle aslanın kızgınlığı son noktasına varmıştı Nasıl kızgın olmasın ki; küçücük düşman galip gelmiş, kendisiyle gülerek alay etmişti Kendisinin güçlü pençeleri, keskin dişleri, herkesi korkutan heybeti o küçücük hayvan karşısında işe yaramamıştı
Bu durum karşısında aslan öfkeden yırtınmış, kuyruğunu havada sallamış ama birşey yapamamış, öfkesinden yorulmuş, bitkin bir halde çöküp kalmıştı
Sinek ise küçücük cüssesiyle savaşı zaferle bitirmişti Bu zaferi herkese duyurmak istemişti Bunun için de büyük bir heyecanla diğer hayvanların yanına gitmek için öne doğru atılmış ancak bir örümceğin ağına takılıp kalmıştı Zaferden adeta başı dönen sinek de gururlanmanın cezasını böylece hayatıyla ödemişti.

KÜÇÜK YILDIZ VE TON TON AYDEDE
Küçük yıldız, ne güzel
Pek de şirin bir şeymiş.
Tonton ay dede ona,
Güzel şeyler öğretmiş.

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde karanlık bir gecenin tam en tepesinde aydede ve küçük yıldız karşılaşmışlar yine. Küçük yıldız Tonton aydedeye selam vermiş, Tonton aydede küçük yıldıza gülümsemiş sonra ikisi de gökyüzündeki yerlerini almışlar.

Uzun bir gece onları beklerken, küçükyıldız “ Hapşu” diye hapşırıvermiş. Tonton Aydede o tarafa doğru dönüp, “Bu gece ayaz var. Üstünü biraz daha sıkı giyinseydin iyi olurdu “ demiş. Küçük yıldız başını sallamış:” Haklısın aydede ama evden çıkarken montumu almayı unuttum, sonra bir baktım anahtarımı da unutmuşum, o yüzden geri dönüp montumu da alamadım. Okul çantamı da evde unuttuğum için ödevlerimi de yapamayacağım şimdi” demiş. Sahiden de bütün gece gökyüzünde durma görevi onun olduğu için, ödevlerini yapamayacakmış. Çünkü yıldızlar gece olunca gökyüzüne gelirler ve gündüz olana kadar yerlerini terk edemezlermiş.

Aydede kocaman kafasını bir o yana bir bu yana sallamış “Ama küçük yıldız, bir yıldız, bu yaşta bu kadar unutkan olmaz ki, hem zaten topu topu kaç görevin var ? “ demiş. Küçük yıldız biraz utanmış, yanakları kırmızı kırmızı olmuş ama görevlerini saymaya başlamış “Dişlerimi fırçalamak, ödevlerimi yapmak, okula gidip gelmek, evden çıkarken anahtarımı unutmamak.” Durmuş durmuş sayacak başka bir şey bulamamış. Aydede Ona bakıp gülümsemiş. “Birkaç tane görevin var, onunda yarısını yapmayı unutuyorsun bak” demiş. Küçük yıldız cebinden diş macunu ve fırçasını çıkarıp “Ama dişlerimi günde üç kere fırçalamayı hiç unutmuyorum” demiş. Sonra küçük diş fırçasını ve macununu kullanarak dişlerini bir güzel fırçalamış.

Tonton aydede o gece beyaz buluttan rica etmiş, beyaz bulut küçük yıldız’ın bulunduğu yerde birkaç dakika durmuş, o sırada küçük yıldız annesini bulup anahtarı almış, sonrada evden okul çantasını alıp gelmiş. O gece sabaha kadar bütün ödevlerini bitirmiş ve ertesi gece gökyüzündeki nöbetine gelirken, montunu da giymiş. Tonton Aydede’nin en çok sevdiği akıllı yıldızlardan biri olmuş.

Bakın gökyüzünde Tonton aydede ve küçük yıldız bize göz kırpıyorlar yine. Gördünüz mü ?

GÖKGÜRÜLTÜSÜ ŞİMŞEK VE YILDIRIM MASALI
Bulutlar kavga etmiş,
Şimşek ışıklar saçmış,
Gök gürültüsü gürlemiş,
Yıldırım yere çarpmış.

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde gökyüzü ülkesinde mutlu bulutlar varmış. O kadar iyi geçinirlermiş ki, en ufak bir kavgalarını duyan olmamış, kimse kimsenin hakkını istemez, hepsi birbirlerine yardım ederlermiş. Ancak bu mutlu tablo çok uzun sürmemiş, başka bir ülkeden gelen kara bulut ortalığı karıştırmaya başlamış.

Günlerden bir gün bulutlar yine aralarında kavgaya tutuşmuşlar. Biri, gökyüzünün o köşesinde ben duracağım diyormuş, öbürü olmaz öyle şey orası benim yerim diye diretiyormuş. Bir ara kavga o kadar şiddetlenmiş ki, kocaman parlak bir ışık çıkmış ortaya. Bulutlar bile korkmuşlar bu ışıktan. Bir tanesi hemen geri kaçmış, öbürü de onun arkasına saklanmış. Ortaya çıkan bu ışığın adı şimşekmiş. Şimşek “oley “ diye bağırıyor, hemen arkasından bulutların arasında bir ışık oluşuyormuş. Şimşek böyle kendi kendine eğlenirken çok büyük bir gürültü duyulmuş. Sanki bulutlar ülkesinde dağlardan aşağıya bir şeyler yuvarlanıyor gibiymiş. Bulutlar, birbirlerine sarılmışlar korkuyla. O sırada bu gürültünün aslında bir buluttan geldiğini anlamışlar. Şimdiye kadar kendi ülkelerinde görmedikleri bir bulutmuş bu. Şimşek çakınca, hemen arkasından o geliyor ve kahkahalar atıyormuş. Kahkahaları o kadar yüksekmiş ki, bizimkilerin ödü kopmuş…

Şimşek çakmış, gök gürültüsü gülmüş, şimşek çakmış, gök gürültüsü gülmüş, bizim bulutlar korkudan kaçacak yer arıyorlarmış.Tam o sırada gökgürültüsü ve şimşek birbirleriyle kavgaya tutuşmuşlar. Bu seferde, yeryüzüne doğru kocaman bir ışık uzanmış. Toprağın üstüne düşmüş. Bulutlar böylece yıldırımla da tanışmışlar. Gökgürültüsü kahkahasını kesmiş, şimşek etrafa ışık vermekten vazgeçmiş. Yıldırım ise ortalıktan kaybolmuş.

Mutlu bulutlar neler olduğunu anlamaya çalışırken, kara bulut gelip aralarına girmiş: “Siz kavga ettikçe ben hep burada olacağım, ondan sonra şimşek gelecek, sonra gök gürültüsü gülecek, ondan sonra yıldırım yeryüzüne düşecek demiş. Mutlu bulutlar buna çok üzülmüşler. Her zaman kavga etmeseler de, arada bir kavgaya tutuşuyorlarmış. İşte biz o zamanlarda önce gökyüzündeki ışığı görüyoruz, şimşek çaktı diyoruz, sonra gök gürültüsü kocaman bir kahkaha atıyor, ardından yıldırım yeryüzüne düşüyor.

Duyduğumuza göre mutlu bulutlar birbirleriyle çok iyi geçinmeye çalışıyorlarmış. Arada bir kavgaya tutuştuklarında ise bu kavgayı çok büyütmeden hemen çözüyorlarmış. Mutlu bulut olmanın birinci şartı da buymuş zaten.

GÜNEŞ VE BULUT MASALI
Rüzgar bulutu katmış önüne,
Yağmur yağdıracakmış,
Güneş olaya el koymuş,
Onlar saklambaca doymuş

Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Var var imiş. Yok yok imiş, güneş gökyüzündeki yerini almış, şöyle bir de yan yatmış, keyfine bakmış. Gökyüzünün maviliğinde kendi kendine yatıp dururken bir rüzgar sesi gelmiş kulağına…

“Püff. Püfff” Gözlerini aralamış, şöyle bir bakmış, küçük bir rüzgar önüne küçük beyaz bir bulutu katmış, sürükleyip duruyor. Zavallı bulut, bir o yana kaçıyor, bir bu yana ama rüzgar peşini bir türlü bırakmıyormuş. Güneş ışıklarını onlara doğru uzatmış “ Hey ne oluyor orada bakayım” demiş. Bulut” bu rüzgar peşime takıldı sayın güneş, beni sabahtan beri bir o tarafa, bir bu tarafa uçurup duruyor” diye sızlanmaya başlamış. Küçük bulut hala “püf püf” diye bağırıp duruyormuş. Güneş ışıklarını rüzgara doğru uzatmış, “heyy rahat bıraksana o bulutu” demiş. Küçük rüzgar “Ama ben yağmur yağdırmak için uğraşıyorum, bu benim görevim” demiş.

Güneş ışık dolu kollarını rüzgara doğru şöyle bir uzatmış, “Bu sıcak yaz günü, ne yağmuru, hiç olur mu ? demiş. Rüzgar çok hevesliymiş “Ben bulutu kovalayacağım, hepsi bir araya gelince ortalık kararacak, ondan sonrada yağmur yağacak” diye anlatmaya başlamış

Bulut, güneşin arkasına saklanmış “iyi ama ben yağmur bulutu değilim ki, sana sabahtan beri söyleyip duruyorum ama sen beni dinlemiyorsun ki” demiş.

Güneş en sonunda olaya el koymuş. Böyle küçücük bir rüzgarla, küçücük bir bulutun yağmur yağdıramayacağını, hele hele gökyüzünde kendisi sıcak sıcak parlarken bunun çok zor olacağını söylemiş. Onlara saklambaç oynamayı öğretmiş, bulut ve rüzgar akşama kadar saklambaç oynayıp durmuşlar. Rüzgar saklambaca bayılmış. Güneş’te onları izleyip durmuş. İşte bakın, gökyüzündeki o küçücük bulut var ya, hala saklambaç oynuyor bizim rüzgarla.

KIRMIZI UÇURTMA
Kırmızı uçurtmanın,
Bütün hayali uçmak.
Haydi şimdi uçalım,
Gökyüzüne koşalım.

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde yeryüzünde küçücük kırmızı bir uçurtma varmış. Hayatta yapmak istediği tek şey, gökyüzüne çıkıp oralarda yeni birileriyle tanışmakmış. Ama sahibi olan küçük Ali onu unutmuş mu ne ? Uçurtma zamanı geldiği halde bir türlü yerinden çıkartmıyormuş. Kırmızı uçurtma günlerce beklemiş, artık gözyaşı dökmeye başlamış ve gökyüzüne çıkmaktan umudu kesmiş.

Bir gün sabah erkenden daha kırmızı uçurtma uykusundan bile uyanmamışken, bir el hissetmiş kuyruğunda. Heyecanlanmış, şaşırmış, sevinçten zıplayacakmış neredeyse. Ali onu dolabın üzerindeki tozlu raftan indirip, temizlemiş ve rüzgar dolu bir arsaya götürmüş.

Kırmızı uçurtma çok uzun zamandır gökyüzüne çıkmadığı için önce sendelemiş, kuyruğuyla başını bir hizada tutmayı bile başaramamış. Sonra bir rüzgar tutmuş onu kolundan yukarı doğru çekmiş. Uçurtma artık gökyüzünde salınıyormuş. Sonra bizim rüzgar uçurtmayı daha yükseğe çekmeye başlamış, daha daha daha yükseğe çıktıkça, başı dönmeye , midesi bulanmaya başlamış. Güneş olanları fark edince ,” heeeyyy dikkat et biraz uçurtma düşecek “ diye bağırmış. Rüzgar onu biraz daha aşağıya doğru indirmiş.

Kırmızı uçurtma o gün akşama kadar gökyüzünde salınmış durmuş. Akşama doğru kara kara bulutlar gelip onun etrafını sarmışlar. Kırmızı uçurtma çok korkmuş, sağa sola kaçmaya çalışmış ama bulutlardan bir tanesi ona birkaç damla yağmur atmış, kırmızı uçurtma “kurtarın beni” diye bağırmaya başlamış. Bilirsiniz uçurtmalar kağıttan yapılırlar ve kağıtla su bir araya geldiğinde kağıt yırtılır. Ali kırmızı uçurtmanın zor durumda olduğunu anlayınca onu aşağıya doğru çekmeye başlamış, o sırada bulutlardan biri onun peşine takılmış, kırmızı uçurtma bir o yana, bir bu yana uçmuş durmuş. Onun zor durumda olduğunu anlayan güneş, kara bulutların arasından kollarını uzatıp, üzerindeki ıslaklığı kurutmuş bir anda. Islaklık kuruyunca, kırmızı uçurtma daha iyi uçmaya başlamış, Ali’nin de yardımıyla kendini yeryüzüne atmış.

Ali kırmızı uçurtmanın sağlam olup olmadığını kontrol etmiş, sonra onu kolunun altına alıp, çiselemeye başlayan yağmurdan korunmak için koşarak eve gelmiş. Dolabın üstüne koyacakmış ki, son anda vazgeçmiş. Onu sokak kapısını hemen yanına yerleştirmiş ve rüzgarlı günlerde kırmızı uçurtmayı alıp, koşarak evden çıkmış. Ali kırmızı uçurtmasını çok seviyormuş

RÜZGARIN YARAMAZLIĞI
Söğütlü köyde herkes rüzgardan şikayetçiydi.
Yaşlı dede, ekmek pişirdiği fırında ateşi söndürdüğü için kızıyordu rüzgara.
Yaşlı nine, sokağa çıkmasına izin vermediği için içerliyordu. Ayakkabıcı ustası, dükkanının pencere pervazları arasındaki deliklerden içeri girip soğuttuğu için sinir oluyordu.
Topal bahçıvan, bahçedeki çiçekleri kırdığı için öfkeleniyordu.
Köyde sadece küçük çocuk seviyordu rüzgarı:
Anneciğim, gel bak rüzgar ne tatlı esiyor.
O tatlı değil yavrucuğum. Hınzırın tekidir rüzgar. Onun insafsızlığından bu yıl hiç ürün vermeyecek bitkiler. Çünkü bitki tozlarını çok uzağa götürüyor. Belki ekmeğimiz bile olmaz bu yıl.

Ekmek lafı küçük çocuğa rüzgarı unutturmaya yetmişti bile:
Anneciğim bana yağlı ekmek verir misin?
Rüzgar ise kimsenin kendisini sevmediği bu köyü terk etti. Gerçekten de beni sevmemekte haklılar. diye düşündü.
Islık çalar gibi eserim, fırtına olur kükrerim.
Benden korkuyorlar, bu doğru. Ama başka nasıl davranılır bilemiyorum. Ne yapabilirim?
Rüzgar, horozun yanına gitti. Ondan kendisine şarkı söylemeyi öğretmesini istedi. Ama horoz sadece ötmesini biliyordu. Kurbağaya gitti; o da yardım edemedi. Çaresiz kırlarda dolaşırken karşısına bir korkuluk çıktı. Ama bu korkuluk ekinlerin ortasına yerleştirilip, kuşları kaçırması gereken diğer korkuluklar-dan farklıydı.
Güzel bir genç kız gibi giydirilmişti bu korkuluk. Başında zarif bir şapka, ayaklarında ipek eteklik vardı.

Rüzgar bu güzel kıza yaklaşmaktan korktu: Önce hanımeline gitti, ondan güzel kokular aldı. Sonra kıza yaklaştı. Ama o kadar tedirgindi ki acemilikle gerektiğinden fazla esti.
Kızın şapkası uçtu, etekleri havalandı.
Rüzgar çok utandı. Korkup kızla konuşamadan oradan uzaklaştı.
Ağlamaklı oldu, köye dönmeye karar verdi.
Yolda buğday tarlasında küçük çocuğu gördü.
Annesi tarlada çalışıyor, ekin topluyordu. Küçük çocuk için ağaca bir salıncak kurmuştu.
Çocuk salıncakta uyuyordu.
Rüzgar kendisini seven tek insan olan küçük çocuğu görünce çok sevindi. Onu da sevindirmek istedi. Usul usul esmeye başladı.

O kadar tatlı ve uysal esiyordu ki, bütün ekinler başlarını diktiler. Başaklar açıldı. Artık küçük çocuğun annesi daha rahat çalışabilirdi.
Küçük çocuk ise bunlardan habersiz tatlı tatlı uyuyordu. Rüyasında rüzgarla oynuyordu.

AYDEDE VE KÜÇÜK CEYLAN
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken;

Aydede gökyüzünde ıslık çala çala geziyormuş. Onun ıslığını duyan iki yıldız kardeş kendi aralarında konuşmaya başlamışlar. Bak, demiş Sarı Yıldız, Aydede yine çocukları, hayvanları ve ağaçları korumak için nöbet tutuyor Beyaz Yıldız da, Acaba bugün nereye gidiyor, soralım mı? demiş ve hemen atılmış Aydede, Aydede beni duyuyormusun diye bağırmış. Ama Aydede duymamış. Bu sefer Sarı Yıldız ve Beyaz Yıldız birlikte bağırmaya başlamışlar Aydede, Aydede, lütfen bizi duy Bu sefer Aydede onları duymuş. Merhaba sarı Yıldız, merhaba Beyaz Yıldız, ne yapıyorsunuz bu saatte dışarılarda bakayım demiş. Sarı Yıldız atılmış hemen, Aydede biz annemizden dışarıda oynamak için izin aldık demiş. Tamam, o zaman demiş Aydede. Sonra Beyaz Yıldız atılmış ve Aydede, Aydede bu gece nereye gidiyorsun böyle demiş.

Aydede dün gece Çiçekli Dağ’ın yamacında küçük bir ceylan kaybolmuştu. Onu bulup annesiyle babasına götürmüştüm. Biraz yaramaz bir ceylana benziyordu. Geçerken ona bir göz atmaya gidiyorum demiş. İnşallah, başına bir şey gelmemiştir, Aydede demiş Sarı Yıldız. Hadi, biz de artık yatmaya gidelim demiş Beyaz Yıldız. İkisi birden iyi geceler, Aydede demişler. Aydede de iyi geceler çocuklar, tatlı rüyalar diye cevaplamış onları ve yoluna devam etmiş. Dağa doğru yaklaştığında ağlama sesine benzer bir takım sesler duyduğunu zannetmiş ama tam emin olamamış. Çünkü dağda, sesler, bazen rüzgarın, bazen de yankının şakacılığı yüzünden kulağı yanıltabiliyormuş. Dağın yamaçına iyice yaklaştığında duyduğu seslerin ağlama sesi olduğuna iyice emin olmuş. Hemen seslerin geldiği yöne doğru alçalmış. Bir de ne görsün? Küçük ceylan Çiçekli Dağın vadiye uzanan yamacında bir uçuruma düşmek üzere çırpınıp duruyormuş..

Küçük Ceylanın annesi ve babası da aynı uçurumun kenarında yavrularına bakıp ağlıyorlarmış çünkü ellerinden bir şey gelmiyormuş. Sadece korkma Küçük Ceylan, korkma diyorlarmış. Küçük Ceylan da korkudan ağlıyormuş çünkü, çok tehlikeli bir yerden düşmüş. Neyse ki, uçuruma değilde, uçurumun hemen kenarındaki bir yarığa düşerek, küçük bir ağaca tutanabilmiş. Ama hareket edemiyormuş; çünkü, ayakta durduğu yer çok darmış. Aydede hemen gökyüzünden süzülerek aşağılara gelmiş ve Küçük Ceylanın karşısında durmuş ve Acaba kim geldiiii demiş. Küçük Ceylan şaşkınlıkla bağırarak Aydede, Aydede, yaşasın diye bağırmış.

Aydede bu sefer kaşlarını çatarak Söyle bakalım küçük yaramaz, bu sefer ne yaptın da buraya düştün demiş. Bir taraftan da gözleriyle Küçük Ceylanın durduğu yeri kontrol ediyormuş Aydede. Ama Aydede, demiş Küçük Ceylan, bu sefer benim hiç suçum yok. Aydede, Peki buraya nasıl düştün, yoksa uykudaydın da burada mı uyandın demiş. Ben annemle babama çiçek toplamak için yamaçlara gelmiştim, çok güzel çiçekler topladıktan sonra bir de ne göreyim, en güzel çiçek uçuruma yakın, tehlikeli bir yerde değilmi; ama dikkatli olursam, yavaş hareket edersem ve elimle küçük fidanları tuta tuta gidersem tehlikesiz diye düşündüm. Tam da düşündüğüm gibi oldu. Çok dikkatli hareket ettim, çok yavaş ilerledim, küçük fidanları hiç bırakmadım.

Çiçeğin yanına gelince hiç de korktuğum kadar yokmuş diye düşündüm Aydede merakla, Eeeeeee ne oldu da düştün o zaman diye sabırsızlanarak sormuş. Sabırlı olur musun Aydede anlatıyorum işte demiş ve devam etmiş Küçük Ceylan, Çiçeği tam koparacakken rüzgar oyun oynadı benle. Birdenbire bir fırtına çıktı. Kendimi geri çekeyim derken ayağım arkada duran bir taşa çarptı ve dengemi kaybettim.

Fırtına da beni savurdu; yuvarlandım. Uçurumdan aşağıya düşerken bu tümsekteki ağaca tutundum ve ayaklarımda tümseğe değdi. Yoksa düşecektim demiş ve yine korkarak ağlamaya başlamış. Aydede Küçük Ceylanı kucağına almış ve Artık ağlama, geçmiş olsun, çok büyük tehlike atlatmışsın demiş Ama bir daha tehlikeli yerlerde çok güzel şeyler de görsen, annene babana haber vermeden gitmek yok, tamam mı? diye sormuş. Küçük Ceylan Aydedeye sarılarak Tamam Aydedeciğim demiş ve Aydede Küçük Ceylanı annesiyle babasının yanına götürmüş.

Küçük Ceylan annesiyle babasına sarılırken Özür dilerim, bir daha size sormadan tehlikeli şeyler yapmayacağım demiş. Annesiyle babası çok sevinmişler ve Aydedeye Çok teşekkür ederiz Aydede, sen olmasaydın ne yapardık demişler. Aydede de Önemli değil canım, beni ne zaman çağırırsanız gelirim, merak etmeyin demiş. Hadi, bundan sonra hepiniz daha dikkatli olun, lütfen demiş ve gökyüzüne doğru yükselmiş. Küçük Ceylan, annesi ve babası Aydedeye el salladıktan sonra eve doğru yürümüşler. Aydede gökyüzünden bağırmış İyi geceler Küçük Ceylan, tatlı rüyalar.
Bu masalda burda bitmiş.

KELOĞLAN VE KOKULU ÇİÇEK
Bir varmış bir yokmuş, Allahın kulu çokmuş. Bizim keloğlan keleş oğlan her işi beleş oğlan bir gün yola çıkmış, yürümüş, yürümüş taaaa uzaklardan bir ses duyduğunu sanmış, etrafı şöyle bir dinlemiş önce ama bu sefer hiç ses duyulmuyormuş… Birkaç adım daha atmış, sonra tekrar durmuş, birkaç adım daha atmış, yine etrafı dinlemiş.

Keloğlan iki adım atıyor, sonra etrafı dinliyormuş bir ara güüm diye bir ses duymuş, korkudan yüreği hop hop atmaya başlamış. O gün akşama kadar bu sesleri gürültüleri kovalamış durmuş. Ama hiçbir sonuca ulaşamamış. Duyduğunu sandığı bir şeyler varmış ama istediği zaman onları duyamıyormuş. Bizim Keloğlan akşam yatmış, sabaha kadar tavana dikmiş gözlerini, kulaklarını iyice açıp etrafı dinlemiş durmuş. Sabah namazına kalkan annesi keloğlanının yanına gelip
-Ne diktin gözlerini tavana, kel oğlum keleş oğlum ? diye sormuş.

Kel oğlan sessizce bakınıp, anacığım bir ses duydun mu ? diye sormuş. Kadıncağız şöyle bir etrafı dinlemiş, hiçbir ses duyamamış
– Yoo ben hiçbir şey duymuyorum, demiş. Keloğlan ayağa kalkıp, ciddi ciddi ortalıkta dolaşmaya başlayınca, annesi telaşlanmış Kel oğlum keleş oğlum delirdi. Kel oğlum keleş oğlum aklını yitirdi diye bağırmaya başlamış, koşup komşulardan yardım dilemiş. Komşular bir anda eve doluşmuşlar, hepsi keloğlan gibi etrafı incelemeye koyulmuşlar. En sonunda hiç biri bir ses duyamayınca evlerine gitmişler.

Bu böyle günlerce sürmüş, keloğlanın sesler duyduğu herkese duyurulmuş. Günlerden bir gün bir adam gelmiş, keloğlanın kulağının içine bir şeyler söyleyip gitmiş. Herkes merak içindeymiş, sormuşlar;
– Ne dedin de vazgeçti etrafı dinlemekten..

Keloğlan gülmüş.
– Meslek sırrı a canım demiş, meslek sırrı.

Günler günleri kovalamış, bir gün kralın etraftaki sesleri dinleyip durduğu haberi etrafa yayılmış, her kim ki, kralı iyileştirecek onun her istediği gerçekleşecekmiş. Keloğlan kralın yanına gitmiş, eğilip kulağına bir şeyler söylemiş. Kral ondan sonra etrafı dinlemekten vazgeçmiş. Sormuşlar keloğlana bunun sırrı ne diye ?

– Hiiç demiş, ne sırrı olacak bunun, kulağına eğilip, yok bir şey yok hepsi hayal dedim, bitti sesler filan… Keloğlan kraldan kızını istemiş o da vermiş, herkesin dilekleri yerine gelmiş.

KELOĞLAN VE SİNCAP MASALI
Bir zamanlar bir köyde bir kadın ile oğlu Keloğlan yaşarmış. Fakirlikten, açlıktan perişan durumdalarmış. Bazen evde yiyecek hiçbir şey bulunmaz, oğul Keloğlan sepeti alır eline düşermiş ormanın içine. Biraz mantar toplar getirirmiş anasına pişirmesi için.

O gün yine sıkıntılı bir günmüş. Hava sisli ve yağmurluymuş. Keloğlan yine ormana gitmiş. Başlamış mantar toplamaya. Biraz da kendi yemiş. Sonra dinlenmek için oturmuş koca bir ağacın altına.

Başını kaldırınca bir sincap görmüş, öylece oturup duruyormuş. Keloğlanı görünce birden daldan inmiş sincap ve ağlamaya başlamış. Kucağına almış keloğlan sincabı, öpmüş, sevmiş sakinleştirmeye çalışmış. “Aaaah, ah” demiş sincap, “Senin gibi bir arkadaş bulamadım şimdiye kadar.”

Kendisi de dertlenen Keloğlan fakirliğini anlatmış sincaba. Çok acımış sincap onun haline, “gel sana bir iyilik yapayım” demiş.

Saatlerce yürümüşler ve sonuçta orman bitmiş uzakta kayalıklar görünmüş. Sincap, “Oraya git, seni keklikler karşılayacak sana üç soru soracaklar doğru bilirsen ne kazanacağını görürsün” demiş.

Gerçekten de Keloğlanı keklikler karşılamış. Kraliçe keklik “sana üç sorumuz var, bilirsen iki küp altın alacaksın” diye konuşmuş.

“Sorun” demiş Keloğlan. Bir kiraz ağacını gösteren kraliçe keklik “O ağaçta kaç kiraz var söyle bakalım” diye sormuş.

“Onu bilmeyecek ne var, sesin altın tüylerinin sayısı kadar.” Nereden bildiğini sorunca da “say da bak” demiş.Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri
Doğru kabul etmişler bu yanıtı.

İkinci soru “Dünyanın tam ortası neresi” biçimindeymiş. Bunu da “Tam senin ayağını bastığın yer” diye yanıtlamış Keloğlan, “inanmıyorsan ölç de bak!”

Bu da doğru kabul edilmiş.
Son soruda ise eline iki tane ceviz alan kraliçe “hangisi daha ağır bil bakalım” demiş.
“Suya daha fazla batan ceviz daha ağırdır” diye yanıtlamış Keloğlan.
Bu da doğru kabul edilince iki küp altın verilmiş kendisine.

Koşa koşa evine dönmüş Keloğlan altınları anasına teslim edip hemen sincabı aramaya başlamış. Sincabı bulunca onu yine ağlar bulmuş, “Ben” demiş sincap, “Aslında padişahın kızıyım. Fakat bana büyü yapıldı ve bu hale geldim.”

Ona yardımcı olacağını söylemiş Keloğlan. Ancak sincap “Çok zor” demiş, “Kaf Dağı’na gideceksin, bir ejderhanın olduğu mağaradan zümrüt suyunu alıp getireceksin.”

Kasabadan keskin bir kılıç alan keloğlan Kaf Dağı’na varmış. Mağaranın ağzında bekçilik yapan dev yılanları kılıcıyla kesmeye başlamış. Yılanların çıkardığı sesi duyan ejderha mağaradan çıkıp aşağılara doğru inmeye başlamış. Bunu fırsat bilen Keloğlan mağaraya girip zümrüt suyunu getirdiği şişeye doldurmuş.

Koşarak sincaba dönen Keloğlan’ı sevinçle karşılamış sincapcık. Zümrüt suyunu içer içmez de dünyalar güzeli bir kız olmuş. Birlikte kızın padişah babasının sarayına gitmişler. Padişah da durumu öğrenince bir deve yükü altın armağan etmiş ona. Anası ile ömürlerinin sonuna kadar sıkıntısız, mutlu bir yaşam sürdürmüş Keloğlan ile anası da

KELOĞLAN VE DEVLER MASALI
Bir varmış bir yokmuş, eski zamanların birinde, bir nine ile oğlu varmış. Kafası kel olduğundan, herkes o oğlana Keloğlan dermiş.
Keloğlan, keyfine çok düşkünmüş, sabah erkenden kalkar, akşamlara kadar sinek avlar, fare kovalar, daha güneş batar batmaz, uyuz kediler gibi ocak başına büzülürmüş. iş, güç ne yaparmış, ne de severmiş.

Yaşlı annesi, oğlunun bu miskin, bu tembel huyundan çok dertliymiş. Birçok kereler, yahut sayısız defalar uyarmış, ama Keloğlan hiç aldırış etmemiş, sineklere avlamaya, tavuklara kışalamaya, dev gibi fareleri de kovalamaya devam etmiş.
O kadar tembellik ediyormuş ki, keçileri ile eşeği bile yaylıma götürmemiş, hayvancıklar açlıktan ölmüş.

Yaşlı annesi, artık daha fazla dayanamamış, oğlum, uşağım dememiş, almış eline kocaman bir sopa düşmüş peşine. Neresine gelirse pat pat vurmuş. Neredeyse, Keloğlann kafası kırılmış.
Keloğlan bakmış ki anasının dayaktan vazgeçeceği yok, acımadan öldürecek, canlı canlı da mezara gömecek. Ardına bile dönüp bakmadan kaçıp gitmiş.
Çok para kazanmadan eve dönmeyecekmiş.
Az gitmiş, uz gitmiş, gide gide bir kasabaya inmiş.
Karnı da çok ama çok acıkmış. Parası da ya azmış yahut hiç yokmuş. Bir kocakarının evine varmış, kapısını vurmuş, ekmek istemiş, yemiş.

iş aramış, bulamamış, bir güzel de paylanmış. Geri dönmemeye pek kararlıymış ya, ne olur ne olmaz, dağlarda, ormanlarda lazım olur diye düşünmüş. Bir demirci dükkanına varıp, kendine demir bir kılıç yaptırmış. Takmamış beline, almış eline.
O kadar çok yol gitmiş ki, kaç köy, kaç kasaba geçtiğini unutmuş.
Çok sessiz ve karanlık bir gecede, bir derin vadiye inmiş. Eli kınılıcında gözü sesteymiş.
Bir gürültü ile irkilmiş. Kulak kabartmış, çok korkmuş. Bu sesleri daha önce hiç duymamış.
inmiş daha da aşağılara, gördüğü manzara, az kalsın aklını başından alacakmış. Birçok dev, bir arabadaymış. Durmadan konuşuyorlarmış.
Meğer devler düğün yemeği pişirirmiş. Kocaman kocaman ocakları varmış. Ev büyüklüğündeki kazanların biri indirilip biri bindiriliyormuş.
O kadar meraklanmış ki Keloğlan, daha yakından görmek için birkaç adım yürümüş. Her nasılsa devin birisi kendisini görmüş. Demir kılıç yaptırdığına çok sevinmiş. Ama bu kadar dev ile nasıl baş edeceğini düşündükçe, üzülmüş, korkmuş. Korkmakla olmuyormuş, yiğitliği tutmuş.

Kendisine bakınıp duran dev, çok neşeli bir kahkaha patlatmış, bütün dağları dalgalandırmış. Arkadaşlarına dönmüş, şöyle seslenmiş, Bulduk, bulduk.
Bir dev, Ne buldun diye sormuş.

Keloğlanı gören dev, ağzından salyalar akıta akıta, Bir insan demiş, bir insan.
Başka bir dev, pek iştahlı imiş. Çoktandır insan eti yememiştik. Ayağımıza kadar geldi.
Hep birlikte bir hey çekmişler, Keloğlanı yemeğe karar vermişler.

Keloğlan, bakmış ki durum ciddi. Kaçsa nereye kaçacak? Dövüşmeye kalkışsa beceremeyecek. Şunları hele bir korkutayım diye düşünmüş ve gayet sert bir sesle haykırmış: Yüreğiniz varsa topunuz birden gelin!

Devler, yedi dağı titreten bir kahkaha atmış. Acaba şu zavallı çocuk neyine güveniyor diyen bir dev, Keloğlanın yanına çıkmış, demir kılıcı görünce irkilmiş, arkadaşlarına seslenmiş: Hey dikkatli olun, Miron Padişahının büyülü kılıcına benzeyen bir kılıcı var.

Bu sözler üzerine Keloğlan bayağı sevinmiş, hem de yalancı pehlivanlar gibi şov yapmaya, el kol sallamaya başlamış.

Bir şeyler daha söylemiş: Benden hatırlatması devler, acırım size, yazık olur hepinize.
Devlerden biri biraz alaycı bir dille, Çok kabadayılık yapıyorsun yavru insan. Eni konu bir kılıcın var demiş.
Keloğlan kılıcını havaya kaldırıp konuşmuş: Şimdi kılıcımı iki kez sallarsam, hepiniz ölürsünüz. Çünkü zehir saçar.
Çok korkmuş devler. Birkaç adım geri çekilmişler. Birkaç tanesi kaçıp gitmiş, birkaç tanesi korkusundan yerlere yığılmış.
Bakmış ki söylediği her söz devler üzerinde büyük etkiler yapıyor, şöyle demiş Keloğlan:
Korkmayın, korkmayın! Eğer dediğimi yaparsanız kılıcımı sallamam.
Bir dev, Emriniz olur keloğlan. Hemen söyle ne istediğini. Yapmaya hazırız. Bize dokunma yeter ki. Ne olursun, yiğit delikanlı!

O kadar çok şişinmiş ki Keloğlan, aç karnını bastıra bastıra emir vermiş devlere: “En güzel yemeklerinizden bana güzel bir sofra hazırlayın bakalım. Hadi, durmayın daha öyle karşımda pısırık pısırık. Sallarsam kılıcı, sonunuz olur çok acı.
Sevinmiş devler, bir de takla atmışlar kocaman kocaman gövdeleriyle. Titrek titrek konuşmuşlar.
Aman Keloğlan, kılıcı zehirli yiğit oğlan, dokunma bize, hemen sofranı hazırlıyoruz demişler.

Göz açıp yummaya kalmadan mükellef bir sofra kurulmuş. Karnı çok aç olan keloğlan, sofradaki yemeklerin tümünü yemiş. Biraz da yanına almış öteberilerden. Kalkmış yoluna giderken devlerden biri şöyle demiş: Ey yiğit, seninle bir pazarlık yapalım mı?
Ne pazarlığı diye sormuş Keloğlan.
Şu kılıcını bize satar mısın demiş dev.
Keloğlan ağırdan almış, işi iyice kıymete bindirmiş. Hoppala… Oldu mu ya şimdi? Siz taşıyamazsınız ki onu.
Niçin taşıyamayız ki kılıcı? Biz çok güçlüyüz diyen bir deve şu karşılığı vermiş:
Üstelik o kadar pahalıdır ki bu, paranız yetmez.
Yaşlı dev, iki küp altına ne dersin Keloğlan diye sormuş.
Bu öneri çok hoşuna gitmiş Keloğlanın. Nerede altınlar diye sormuş.

Çok memnun kalan yaşlı dev:
Biraz ötede, Çengir Vadisi2nin düzlük yerinde diye tarif etmiş, bir yakut sandık var. Altınlar o sandığın içinde. Bize yasak oralara yaklaşmak. Ama senin için bir sakıncası yok. Git ve al!

Buna aklı yatmış Keloğlanın, şöyle karşılık vermiş:
Kılıcın ağırlığını azalttım. Özel bir duası var, onu okudum. Fakat zehir saçmasını engellemedim. Kılıcı şuraya bırakıyorum. Ben buradan tamamen uzaklaşıncaya kadar sakın dokunmayın. Çünkü, kokumu alır almaz zehir kusar, benden hatırlatması.
Devler korkuyla karışık bir duyguyla, Hay hay emriniz olur Keloğlan, hele yürü git sen demişler.
Kılıcı yere bırakan Keloğlan el sallayarak çekip gitmiş.

Çengir Vadisine varan Keloğlan, yakut sandığı bulmuş. Hemen omzuna alıp yola girmiş. Keyfinden de türkü söylermiş.
Biz bakalım devlerin haline.
Bir zaman sonra, kılıcı yerden almışlar, bir de bakmışlar ki ne zehir saçıyor ne de kesiyor.
Kandırıldıklarını anlayan devler, bunu hazmedememiş. Bir insan yavrusunun oyununa gelmenin hırsıyla çileden çıkmışlar. Aralarından üç deve görev vermişler. Tutup Keloğlanı getirmelerini istemişler.

Büyük bir intikam duygusu ile Keloğlanın peşine düşen devler, gitmiş, gitmiş, ama onu bulamamışlar. Yine devam etmişler, ama biri uçurumdan yuvarlanmış, biri yorgunluktan düşüp ölmüş. Üçüncüsü ise tek başına aramayı sürdürmüş.

Keloğlan hâlâ gidermiş. Islığını da hiç kesmezmiş. Bir ormanlıktan geçerken, bir tilki ile karşılaşmışlar. ikisi de birbirini çok sevmiş. Selamlaşmış, oturup iki laf etmişler.
Tam bu sırada oturdukları yer titremeye başlamış.
Eyvah demiş tilki neler oluyor?
Hemen, durumu anlamış Keloğlan:
Korkacak bir şey yok, bir dev bize doğru geliyor.
Fakat böyle derken tilkiye güvenirmiş Keloğlan. Yoksa korkudan az kalsın düşüp bayılacakmış.

Yer sarsılmaya, havada toz bulutları belirmeye, ağaçlar da sallanmaya başlamış. Dev giderek yaklaşıyormuş. Keloğlanın yüzü gözü sararmış. Tilki, acımış arkadaşına. Biraz önce, erkeklik havaları atmasına zaten inanmamışmış. Moral vermek istemiş:
Buraların kıralı benim Keloğlan, dev tek başına değil ordusuyla gelse para etmez.
Keloğlan sevinç içinde ellerini çırpmış, tilkiyi kulaklarından tutup sevmiş.
Tilki hesapsız yardım eder mi?
Devin sıcak nefesi alev alev yüzlerini yalamaya başlamış ama, hâlâ tilkide bir hareket yokmuş.
Keloğlan titremeye başlamış. Etme tilki kardeş demiş, kurbanın olayım, kurtar beni şu devin elinden.
Ben seni kurtaracağım ama, sen de bana bir konuda yardımcı olacaksın. Anlaştık, değil mi demiş tilki.
Hiçbir şey düşünemiyormuş Keloğlan.
O iş o kolay, hadi artık ne yapacaksan yap diye yalvarmış.

Tilki, havalara bakmış, etrafı dikizlemiş ve öyle bir ulumuş ki yer gök inlemiş. Bir anda yüzlerce tilki etrafına toplanmış.
Bu kadar tilkiyi bir arada gören dev, korkusundan olduğu yere yıkılıp ölmüş.
Tilki, yeniden ulumuş, yüzlerce tilki kaybolmuş.
Keloğlanı bir düşünce almış, acaba tilki yakut sandığı ister miymiş?
Tilki sitem etmiş, Hâlâ ne istediğimi sormayacak mısın Keloğlan kardeş?
Mahçup olan Keloğlan kuşkulu kuşkulu karşılık vermiş, Sıkıntıdan hep unuttum, buyur seni dinliyorum.

Tilki anlatmış meramını:
Şu ileride bir ev ar. Bu evin avlusunda öyle güzel bir tavuk gördüm ki hâlâ unutamıyorum. Bembeyaz başı, altın gibi tüyleri var. Parıl parıl parlıyor. Kırmızı gagalarıyla rüyalarıma giriyor. Kaç defadır denedim, yakalayamadım. Kırk günden beri ortalıkta göremiyorum. Ne yap yap, bu tavuğu bana getir!
Tilkinin isteğinin yakut sandık olmamasına çok sevinmiş Keloğlan. istediğin buysa olmuş bil demiş hemen gitmiş.

Araya sora,tavuğun sahibini bulmuş Keloğlan. Selam vermiş. Yakut sandığı yere bırakmış.
Tavuğun sahibi sormuş, Nereden gelip nereye gidersin Keloğlan?
Uzaklardan gelip uzaklara gidiyorum diye cevap vermiş Keloğlan.
Az sonra, çok güzel bir kızın, elindeki ayran tası ile geldiğini görmüş. Çarpılmış, başı dönmüş. Bakakalmış kıza.

Ayranı başına dikmiş, üstüne başına dökmüş. Hah demiş, Ben aradığımı bumdum, altın küpü ve şu güzel kız. Daha ne isterim ki diye düşünmüş, tavuğu söylemeyi unutmuş.
Ev sahipleri Bu sandığın içinde ne var diye sormuş. Keloğlan altın var diye yanıtlamış.

Adamın gözleri fal taşı gibi açılmış, bakışları sandıkta kalmış. Mutlaka sahip olmak istemiş.
Keloğlanın aklı fikri kızdaymış.
Tilki bekleye bekleye ağaç olmuş, sinirinden ulumuş.
Bunu işiten tavuğun sahibi avucunu yala diye söylenmiş.
Aaaa… vay be demiş Keloğlan.
Ne var diye sormuş adam. Ne öyle ay, vay deyip durdun?
Bir ses duydum; demiş Keloğlan, tilki sesiydi galiba.
Asıl niyetini gizlemiş.

Adamın sesi sertleşmiş: Bıktım usandım bu pis düşmandan. Akşam sabah vurmak için bekliyorum, bir türlü denk getiremiyorum…
Tavuğun, horozun çok mu demiş keloğlan.
Hiçbiri umurumda değil diye konuşmuş adam, yalnız beyaz başlı, kırmızı gagalı, altın tüylü bir tavuğum var ki. Tilkinin yüzünden kümeste ölecek. Görsen hele bir Keloğlan, dünyada bu kadar güzel tavuk yoktur.
Sat bana diyen Keloğlan;a şöyle demiş adam:
Olur ama pazarlıksız yumurta bile satılmaz.
Keloğlan, ne istersin demiş. Adam sandıkla değişelim demiş.
Keloğlan, Çocuk mu kandırıyorsun? Hiçbir sandık altın bir tavuğa verilir mi be adam?
Adam, Sen özelliklerini biliyor musun tavuğumun? Ezbere konuşma demiş.

Meraklanmış Keloğlan: Sahi mi, ne özellikleri varmış tavuğunuzun?
Çok güzel gıdaklar diye cevap vermiş adam.
Bir kahkaha atmış Keloğlan. Gıdaklamayan tavuk mu olur?
Adam, iyi ama benimki güzel gıdaklama yarışmalarında hep birinci gelir, çok para kazandım…
Bak sen sahiden pek hünerliymiş. Bir gıdaklasın da göreyim demiş Keloğlan.
Adam başını sallamış: Şimdi olmaz.
Keloğlan, Neden olmazmış demiş.
Adam, tilki pusuda bekliyor, duymadın mı diye yanıtlamış.
Doğru, peki zaten kümesten çıkaramıyorsun, sat gitsin baha uygun bir fiyata diye yeniden üstelemiş Keloğlan.

Adam bu fikre bayılmış, öyle ya demiş içinden kümeste ölüp gidecek.
Çetin bir pazarlık yapmışlar.
iki kese altına anlaşmışlar.

Tavukla birlikte sandığını da alıp yola koyulan Keloğlan, gidip tilkiyi bulmuş, tavuğu teslim etmiş.
Çok teşekkür eden tilki, sevinçli sevinçli ormanlara doğru giderken Keloğlan da yakut sandığı omzunda köyün yolunu tutmuş.
Keloğlanın bir sandık dolusu altınla geldiğini gören yaşlı anası, çok memnun olmuş, kucaklayıp bağrına basmış. Bir sürü de dualar etmiş.

Keloğlan sandığı eve bırakmış. Anasına demiş ki, Ne istersin ana, söyle de ineyim pazara.
Birkaç yiyecek almasını söylemiş anası Keloğlana. O da inmiş pazara. Doldurmuş çuvalları erzakla yüklemiş eşeğine.

Bütün köylüler şaşırmış bu işe. Artık herkes kızını vermek için sıraya girmiş.
Anası da çok sevinmiş ama Keloğlan, Beni dün fakirken hor görenlerin kızını almayacağım ana, benim gönlüm, kırmızı gagalı, beyaz başlı, altın tüylü tavuğun sahibinin kızında tez hemen istemeye git.

Anası, giyinmiş, kuşanmış, araya sora kızın babasını bulmuş. Keloğlanın anasıyım, kızını istemeye geldim demiş.
Adam kızının böyle zengin birisi tarafından istenmesine öyle sevinmiş ki, hiç naz etmemiş, vermiş.

Hemen süslemiş, allamış pullamış, katmış kızını yaşlı kadının yanına.
Bütün köyde herkese parmak ısırtan bir düğünle dünya evine girmiş Keloğlan.
Çok mutlu bir ömür sürmüş karısı ve anasıyla.

KELOĞLAN ÇİLLİ TAVUK
Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak ülkelerden birinde bizim keloğlan yaşarmış. Keloğlan kelmiş, keleşmiş ama özellikleri pek bir güzelmiş. İnsanlarla ilgilenir, arkadaşlarına iyi davranır, hayvanları sever fakat çalışmaktan pek hoşlanmazmış. Anası ona ne zaman bir iş buyursa bir bahane uydurur, anası kızınca da oraya buraya saklanır dururmuş.

Günlerden bir gün evin kapısının önünde uyuyup dururken küçük bir çocuk yanına yaklaşmış:
– Hişt keloğlan, keleşoğlan, annesini üzen oğlaaannn, diye bağırmış. Keloğlan hemen arkasını dönmüş, uykusuna devam etmiş ve bir rüya görmeye başlamış. Rüyasında uzun bir yolda yürüyormuş, yürürken önce bir tavukla karşılaşıyormuş, tavuk;

– Ah keloğlan bir bilsen başıma gelenleri, ne desem ne etsem bilmiyorsun olup bitenleri önce sana anlatayım istersen diyerek, tilkilerin kendi kümesleri önünde nasıl gezdiklerini anlatmış durmuş. Keloğlan tam ona yardım etmek isterken, uyanmış… Uyanmış bir de ne görsün, onların evindeki çilli tavuk tam göbeğinin üstünde oturmuyor mu ? Onu kanatlarından tutmuş hemen koşturup kümesin içine koymuş. Çilli horoz neye uğradığını şaşırmış ama keloğlan rüyanın etkisinde olduğu için tilkinin çilli tavuğu götüreceğini düşünmüş.

Birkaç gün sonra aynı rüyayı gören keloğlan kümesteki tek tavukları olan çilli tavuğu alıp, kendi yatağında yatırmaya başlamış. Anası bu işe pek kızmış, ne işi varmış tavuğun yatakta, adam gibi kümese koysaymış ya. Keloğlan gözlerini ne zaman kapasa tilkinin çilli tavuğu kaçırdığını görüyormuş. En sonunda bakmış ki olmayacak, tilkiyi ziyaret etmeye karar vermiş. Tilki bizim keloğlanı görünce çok sevinmiş, onu yuvasına davet etmiş, bizimki tilkinin yuvasına girmiş bir de ne görsün, bütün köyün kümeslerinden çalınan tavuklar tilkinin orada değil mi ? Görmüş ama görmemezlikten gelmiş… Tilki her zamanki gibi bir plan peşindeymiş ama keloğlanın aklının ne kadar çabuk çalıştığını hesaba katmamış. Tilkinin yuvasında biraz oturan keloğlan izin istemiş ama tilki ona izin verir mi hiç ? Onun planı keloğlanı da bir kafese kapatıp yemekmiş. Keloğlan önce bir hoplamış, duvarda asılı duran meşaleyi alıp kendi kel kafasına tutmuş, buna bakan tilkinin gözleri kamaşmış, keloğlan bu sırada oradan uzaklaşmış. Tilki onu elinden kaçırdığı için mutsuz, keloğlan ise kahkahalar atacak kadar mutlu kaçarak uzaklaşmış. Daha sonra köylerde tavuğu çalınan ne kadar köylü varsa onları toplayıp gelmiş, köylüler o kadar sinirlilermiş ki, bizim tilki evini barkını bırakıp kaçmış. Bir daha da onu oralarda gören olmamış

KELOĞLAN VE KÖPEĞİ
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde bir Keloğlan varmış. Bizim keloğlan bir gün gazete okurken gözüne bir haber ilişmiş. Haberde; yarın bedava evcil köpek veriliyor yazıyormuş. Keloğlan gitmek istemiş. Anasına haberi göstermiş. Anası napıcan a keleş oğlan deyip geçmiş ama keloğlan bu cümleye aldırmamış. Kendi kendine bir evden çıkma planı hazırlamış annesi ertesi gün komşularına güne gidicekmiş. Keloğlan da o sırada evden çıkıp köpek dağıtılımına gidecekti. Yatma saati gelip geçiyordu anası hadi kel oğlum uykuya dedi. Hep beraber uyudular. Ertesi gün oldu çattı. Annesi sabah komşularına gitti. Keloğlan da annesinin arkasından hemen köpek dağıtılımına gitti. Gittiğinde köpekler verilmeye başlanmıştı. Keloğlan da hemen sıraya geçti. Sıra bayabi uzundu. Sıra keloğlana geldi ona hangi cins köpeği istersin diye sordular. Keloğlan alman kurdu isterim dedi. Keloğlana hemen siyah renkte gözleri beyaz bir alman kurdu verdiler. Keloğlan taşekkür edip eve döndü. Eve döndüğünde annesi evdeydi. Keloğlan annesinin yanına gitti annesi Keloğlanın elindeki köpeği görünce çok korku. Bu köpeğin burda ne işi var dedi. Keloğlan olup biteni annesine anlattı. Günler geçti annesi köpeğe alışmıştı. Annesi ve Keloğlan köpeğe yaman adını verdiler. Bir gün eve hırsız girerse yaman bizi kurtarıcak dedi ve o dediğide olmuştu. Bir gün evlerine hırsız girmişti ve yaman o hırsızı yakalamıştı. Sabah uyandıklarında bahçede yerde yaralı bir adam gördüler yanında da bir çuval vardı. Çuvalın içinde Keloğlanın ve anasının bütün özel eşyaları vardı. Keloğlan onun bir hırsız olduğunu hemen anladı. Yamanın yanına gidip onu öpüp teşekkür etti. Anası Keloğlana iyiki yamanı aldın kel oğlum dedi. O günden itibaren mutlu mesut yaşadılar.

BÜYÜK YARIŞMA MASALI
Bir gün pire çekirge ve kurbağa konuşuyorlarmış. Pire ben ikinizdende daha çok zıplarım demiş. Çekirge dururmu hadi ordan siz benimle boy ölçüşemezsiniz demiş.Kurbağada hıh diye burun kıvırmış siz kim zıplamak kim ben daha çok zıplarım sen daha az zıplarsın derken tartışma uzamışta uzamış, bakmışlarki olacak gibi değil aralarında bir yüksek atlama yarışması düzenlemişler.Duyduk duymadık demeyin bizler pire çekirge ve kurbağa bir yüksek atlama yarışması düzenledik herkes bu yarışmayı izlemeye gelebilir diye dört bir yana haber salmışlar.
Bunu duyan kral demişki; Yarışmayı kim kazanırsa kızımı ona veririm. İşte böyle yarışma günü gelip çatmış ilk önce pire yürümüş tin tin yürüyerek ortaya gelmiş.Kralı kibarca selamlamış kendine çok güveniyormuş. Pire nede olsa insanlara çok ama çok yakın yaşantısı varmış. Pirenin sonra çekirge yerini almış doğrusu ya çok yakışıklıymış, boylu poslu çekirge kendini soylu bir aileden gelmiş sayarmış. Şarkı söylemekte benim üstüme yoktur. Sesimin güzelliğini duyan nice cırcır böcekleri kıskançlığından çatır çatır çatlamıştır, diye övünüp dururmuş. Pire ve çekirge kendisinden öyle bir eminmişlerki prensesi alacaklarından hiç mi hiç kuşku duymuyorlarmış. Kurbağada ortaya çıkmış ama hiç sesini çıkarmamış. Sırasını beklemeye başlamış yarışma başlamış önce pire öyle yüksekten atlamış ki kimse onu görememiş, bu yüzden hiç atlamadığını sanmışlar sıra çekirgedeymiş.

Çekirge tüm gücüyle sıçramış ama heycandan yolunu şaşırıp kralın yüzüne çarpmasınmı kral çok kızmış bu terbiyesizliğe yüksek atlama sırası kurbağaya gelmiş. Kurbağa kara kara düşünüp duruyormuş salondakiler kurbağa yarışmadan çekilecek galiba diye düşünmüşler ama tam o sırada kurbağa sıçrayı vermiş. Sıçrayıncada doğruca altın iskembesinin üstünde oturmakta olan prensesin kucağına düşmesi bir olmuş bu olay kralın çok hoşuna gitmiş.
Benim en değerli varlığım kızımdır onun kucağına atlayan yarışmayı kazanmış sayılır diye kararını açıklamış. Böylece kurbağa prensesi kazanmış pire ve çekirge kendilerine haksızlık yapıldığını
ileri sürmüşler pire benim hakkımı yediler oysa yarışmayı ben kazanmıştım zaten bu dünyada hep sersemler kazanır diye söylenmiş.

Sonra almış başını başka ülkelere gitmiş. Orda bir çok savaşlara katılmış dediklerine görede savaşta vurulup ölmüş çekirgede dağda bayırda dolaşıp yanık türküler söylemiş. Ben bu masalı çekirgenin söylediği bir türküden öğrendim türküde anlattığı doğrumudur yalanmıdır bilmem.